Genel

İnançlarını Film Yap Deselerdi, Herhalde Bu Filmi Çekerdim: Mother!

Uzun süredir sık sık afişini gördüğüm; fakat nedenini bilmediğim bir şekilde neredeyse 2-3 yıldır ertelediğim filmi, dün akşam başka film bulamadığım (!) için izlemeye karar verdim. 

Filmin ilk 45 dakikası fazlasıyla sıkıldım, deyim yerindeyse hiçbir şey anlamadım, hatta öyle ki ara ara dayanamayıp, durdurup kitap okudum. 

Küçüklüğümden beri emeğe saygı gösteriyor ve çok önem veriyorum. En beğenmediğim kitabı, filmi, gösteriyi, tiyatroyu bile sonuna kadar bitirmeye gayret gösteriyorum. Altında yatan emeği, zamanı, çabayı düşündüğümde, en azından bu saygıyı göstermem gerektiğine inanıyor, aksi bir durumun utanılacak bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Tam olarak bu inanç ve ‘başa gelen çekilir’ duygusu ile kurgusunu, ne anlattığını, görselliği, jestini / mimiğini, insanların neden bu şekilde davrandığını asla ama asla anlamayarak, filmin ilk yarısı boyunca kendimi devam etmeye zorladım. 

Öyle sıkıldım ve zorlandım ki bir ara ‘kim çekmiş bu filmi’ diye merak edip künyesine baktım. Pi, Black Swan gibi aşık olduğum işlere imza atan, açık ara hayran olduğum yönetmenlerden biri olan Darren Aronofsky’nin adını görünce; ayrıca şaşırdım ve kendimi zorlamak yerine akışına bırakmaya / bir şans vermeye karar verdim. Zaten bu kararımla benzer zamanda da filmin sıkıcı bir karı – koca ilişkisinin çok ötesinde olduğu filmin akışında belli oldu! Ve an itibari ile geldiğim nokta: gece düşünmekten uyuyamamam, kurgusuna, metaforlarına, zekasına hayran kalıp, sabah saat 7:30’da klavyemin başına geçmem! Ah Burcu, her işin uçlarda🍀

2017 yapımı, bu muhteşem zekaya sahip Mother! filmini Javier Bardem, Jennifer Lawrance, Ed Harris, Michelle Pfeiffer gibi isimler hayata geçirmiş. Filmi başta anlayamamamın nedeni olan ‘tamamen metaforlar üzerine kurgulanması’, aslında kimin kim, neyin ne olduğunu anlaşılması ile beraber; uyku kaçıracak kadar muhteşem bir festivale dönüştü! Öyle hayran kaldım ki dilim döndüğünce ve naçizane anlayabildiğim kadarı ile bu metaforları özet geçmek istiyorum ama önce filmin çok kısa bir özeti: 

Bir şair olan, adı ‘Him’ diye bir erkek var. Kendisine Javier Bardem can veriyor ve eşi Mother ile birlikte bomboş, hiçliğin ortasındaki devasa evlerinde sakin sakin yaşıyorlar. Film süresince, başta her iki başrol oyuncusu da dahil olmak üzere, hiçbir oyuncunun spesifik bir ismi olmadığına dikkat çekmek isterim. Karakterlerin tamamı adsız, soyut, kurgusal, basit ve dümdüzler. 

Sabah yüzüne doğan güneşle uyanan, kalkar kalkmaz eviyle ve çok sevdiği kocasıyla ilgilenmekten hayli mutlu olan Mother’ın tadı, eve gelen ve kendini doktor olarak tanıtan davetsiz bir misafirle kaçmaya başlıyor. Kocası misafirin gelmesinden oldukça mutlu olmasına rağmen, Mother evine gelen ve kim olduğunu bilmediği için tedirgin olduğu bu misafiri evinden mütemadiyen yollamak istiyor. Ama son söz bir şekilde hep kocasında. (Canım dünya düzeni!) 

Artık evlerinde yalnız olmayan bu evli ve huzurlu çiftin hayatı, gelen diğer davetsiz misafirler ve sayısız yabancıyla birlikte değişmeye başlıyor ve son noktada bir şekilde tarumar bir hal alıyor. Filmin sonu ise mide bulandıracak / gözlerinizi kapatacak kadar izlenmesi zor görüntülerden oluşuyor. Ben durdurup, nefes alıp, bir bardak su içip; sonrasında ancak devam edebildim. İzlemeyenler için baştan uyarayım. 

Bundan sonrasını lütfen filmi izleyenler okusun. Zira muhteşem metaforlarla bezenmiş, âşık olduğum bu filmi elimden geldiğince inceleyecek ve beyin açmaya çalışacağım🎈Haydi bakalım sinefiller, başlıyorum:

Filmin en başında ‘Him’in Tanrı’yı temsil ettiğini bilseydik, aslında diğer tüm metaforları çok daha kolay anlayabilirdik, değil mi? Zira benim ilk 45 dakika sıkılmamın nedeni hiçbir metaforu anlamadığım için, yukarıda da bahsettiğim üzere, filmi bir kadın – erkek ilişkisi sığlığında izlemiş olmamdı. Aslında yönetmen bu kurguyu filmin başında da çok gizlememiş ama bu detayları ve kimin neyi simgelediğini anladığımda yaşadığım aydınlanma ile genel olarak bu filme / yönetmene / oyunculara hissiyatım sadece ‘hayranlık’ oldu! 

Filmimiz Tanrı’nın bir kristali, metalden yapılmış biblo ayakların üzerine oturtması ile başlıyor. Aslında bu konumlandırma ile dünya / evren yaratılmış oluyor ve nefesle birlikte ev / hayat can buluyor. Bu kristalin bence sevgiyi temsil ettiğini düşünebiliriz. Ve bu kristal çok değerli O’nun için. Bakışından, hayranlığından filmin en başında bunu çok net anlayabiliyoruz. Öyle ki, kimseyi bu kristale dokundurtmuyor, onu gözü gibi koruyor, sadece ve sadece kendisine ait olmasını istiyor. 

Daha sonra ise evin doğan güneşle birlikte canlandığına şahit oluyoruz. Yani evren oluşuyor. Sonra canımMother uyanıyor. Burada ise, Mother’ın doğa ana olduğu fikri ile üzerine doğan güneşle, etrafını aydınlatarak uyandığını yorumlayabiliriz yine bence. Kimin ne olduğunu anlayınca film şahane başladı, değil mi? 🤩 Hadi devam! 

Ev, kocası Him’e ait olsa bile (cümle içinde bunu bizzat kendisi söylüyor); Mother’ın, evi baştan sona kadar kendi elleriyle yaptığını anlıyoruz. Duvarları sıvıyor, eşyaları yerleştiriyor, boş odaları temizliyor, düzenliyor ve eski eşyaları onayıp, güzelleştirip, güzel bir yaşam alanı haline getiriyor. Film boyunca hep evin eksikliklerini giderirken, evi düzeltirken, temizlerken görüyoruz Mother’ı. Ve bir şekilde duvarlara dokunarak, evin kalbini dinliyor; yani bir şekilde bu evle Mother birbirine geçmişler, aralarında çok sağlam bir bağ, iletişim dili ve duygu mevcut. Öyle ki Mother, evin içinde ayakkabı, terlik hatta çorap bile giymiyor. Elleri hep duvarların üstünde, ayak tabanları eve köklenmiş,  kendisi ile konuşanı dinlemenin güzelliğinde.. Tüm film boyunca da çıplak ayakları, büyük meme ve büyük kalçaları ile, sadece doğal renk ve kumaşlardan seçtiği kıyafetleri ile dolandı durdu sevgili Mother. Ne naif! 💫

Bu arada, Him geçmişte yazdığı kitaplarla baya ünlü bir şair. Fakat bir süredir ilham gelmiyor, yazamıyor ve belli ki bundan dolayı çok gergin. Yeni bir eser yazmaya çalışıyor fakat bir türlü kalemi, kâğıda tek bir harf bile yazmıyor. Him’in bir şeyler yazabilmek için çabaladığı rutin günlerden birinde, evlerinin kapısı çalıyor ve Mother’ın yüzü anında korku, tedirginlik ve şaşkınlıkla bezeniyor. Çünkü Him ile Mother kendi evlerinde, sakin ve huzurlu bir hayata sahip ve bu hayat sadece ikisine ait. Şu an çalan kapı belli ki daha önce hiç çalmamış, bu bir ilk! Evlerine ilk kez biri girecek, amanın! 

Eve gelen kişi ise: Man, yani Âdem. Mother hiç tanımadığı, kim olduğunu / nereden geldiğini bilmediği bu bu adamı evine / hanesine almayı asla istemiyor. Fakat Tanrı bu misafire bayılıyor. Onu ağırlıyor, her şeyiyle ilgileniyor ve neredeyse tüm gününü Man ile yan yana, sohbet ederek geçiyor. Neden? Çünkü kendi yarattığı ve aslında yarattığı diğer varlıklardan üstün olduğunu duyurduğu şey bu Man; yani İnsan.  

Bu arada Mother, elleri ile her bir noktasını yaptığı, düzenlediği, temizlediği bu eve gelen yabancıdan son derece rahatsız. Sahnelerde direkt olarak misafire tek bir kelime etmese de, tüm jest ve mimiklerinle bunu açıkça belli ediyor. Fakat Âdem, Tanrı’nın ilgilisi ile fevkalade mutlu, hatta ona büyük bir hayranlık besliyor ve Mother’ı, onun rahatsızlığını, bunu belli iden jest ve mimikleri, hatta ve hatta varlığını bile umursamıyor. 

Man (Âdem) eve geldikten sonra Mother kendini kötü hissetmeye başlıyor. Fiziksel rahatsızlıkları, terlemeleri, yüzünde ve vücudunda hafif kızarmaları başlıyor. Tıpkı panik atağa benzeyen bu fiziksel krizlerde Mother, banyoya gidip sarı bir tozu suya karıştırıyor ve incecik, çok zarif, minyon bir su bardağı ile bu karışımı kafasına dikiyor. Bu tozu içince kendini daha iyi hissettiğini, iyileştiğini görüyor ve bu durumun film boyunca birkaç kez de tekrarladığına şahit oluyoruz. Açıkçası bu sarı tozun tam olarak neyi imgelediğini ben anlayamadım. Bu film hakkında da başkalarının yorumlarını okuyup, kafamı bulandırmak istemiyorum. O nedenle, bu kısım biraz havada bende. Ama tahmin ettiğim, bu tozun asla bir kimyasal ilaç değil; kaygı, stres durumlarında kullanılabilecek doğal bir bitkiden elde edilen bir ‘şey’ olduğu yönünde. 

Bu arada, Man / Âdem’in ciddi bir öksürük problemi var, ilerleyen sahnelerde anlıyoruz ki aslında ölümcül hasta. Ve buna rağmen, durmadan sigara içmekten de vazgeçmiyor. Mother birkaç kere direkt olarak sözlü ve sonrasında da mimikleri ile evinde sigara içilmesinden duyduğu rahatsızlığı açık açık belli ediyor, çünkü hanesi / dünyası / evreni kirleniyor! Burada Adem’in sürekli hasta olmasının sebebi acaba insanın doğuşundan beri kusurlu olması mı diye düşünmeden edemiyorum. Ek olarak, ölümcül hasta iken her fırsatta sigara yakmak da insanın acizliğini ve nefsini simgeliyor olabilir mi acaba?

Man’in hastalığı önemli bir unsur filmde. Bir gece yarısı Âdem hem sigara (öksürük) hem de alkol nedenli kötüleşiyor ve Tanrı Âdem’e banyoda yardım ediyor. Ve tam bu anda, kısacık bir sahnede Man’in kaburga hizasındaki yarası çarpıyor izleyicinin gözüne; çok ama çok kısa ve çok anlık bir sahne. Vee bilin bakalım ne oluyor? Hemen ertesi sabah evin kapısı tekrar çalıyor ve “kaburgasından yaratılan” eş, Woman (yani Havva)geliyor misafir olarak eve / dünyaya. Şahane bir kurgu! 

Woman’ın da eve gelişi ile birlikte Mother iyice rahatsız oluyor ve yukarıda bahsettiğim fiziksel ve ruhsal atakları daha da artmaya başlıyor. Zira Woman / Havva çok ‘kötü’, fettan, edepsiz, saygısız ve baştan çıkarıcı olarak imgelendirilmiş filmde. (Bu durumdan rahatsız olmadım değil.) Çok net bir şekilde eve gelir gelmez, cinsellik ile ilgili diyaloglar / sahneler baş göstermeye başlıyor filmde. Ve Woman o küstah, kevaşe, söz dinlemez hareketleri ile Mother’ı rahatsız etmeye başlıyor, hatta bir noktada çıldırtıyor. 

Tabii Him, başta evin kalabalıklaşması olmak üzere, bu düzenden çok memnun ve mutlu. Çünkü hem Havva hem de Âdem, O’na açıkça hayranlar, bunu da her fırsatta bakışları, cümleleri ile dile getiriyorlar. Ve O’nun sevilme açlığını doyuruyorlar. Yaptıkları her şey Him tarafından açıkça hoş görülüyor, anlayışla karşılanıyor ve evde oldukları süre boyunca Mother hep ikinci plana atılıyor. Ta ki bu iki insan, Him’in en üst katta bulunan çalışma odasına (yani yasak bölgeye) girene kadar. Adem’le Havva Tanrı’nın girilmesini yasakladığı odaya, yani elma bahçesine, Mother’ın defalarca uyarmasına rağmen giriyorlar ve gözü gibi koruduğu kristalini yanlışlıkla kırıyorlar! Ve işte o zaman ve ilk kez Tanrı’nın korkunç bir şekilde kızdığına, her ikisine de çok şiddetli bir şekilde bağırdığına ve ‘çıkın’ dediğine şahit oluyoruz. 

Yaptıkları hata nedeniyle, üst kattaki çalışma odasından(!) kovulan Man ve Women korku içinde aşağı kata kaçıyorlar. Ve evreni yarattığı çok kıymetli kristalinin kırılmasıyla öfke seline kapılan Him, başka kimsenin girmemesi için büyük tahta parçalarını kapıya çivileyerek çalışma odasını tamamen kapatıyor. Ve tam Tanrı bu alanı kapatırken, Âdem ile Havva’nın cüretkâr bir şekilde alt kattaki bir odada kapı açıkken seviştiğini görüyoruz. Bunu gören Mother, ahlaksızlık nedenli çifte açık bir şekilde (fakat yine de kibarca) evden gitmelerini söylüyor. Ve tam bu diyalog yaşandığı sırada, Man ve Woman yetmezmiş gibi eve, çat kapı çiftin iki oğlu geliyor. Yani Kabil ve Habil. 😎

Mother, evine kontrolsüzce gelen herkesi elinden geldiğince evinden kovmaya çabalarken, bir anda iki kardeş arasında büyük bir kaos başlıyor. Büyük olan oğlan, ölmek üzere olan babasının vasiyeti nedenli çıldırmış bir şekilde küçük kardeşine saldırıyor. Ve çıkan fiziksel kavga sonucu; Kabil, Habil’i öldürerekinsanlık tarihinin ilk cinayetini Mother’ın gözleri önünde işliyor! Tam da okullarda öğrendiğimiz din gibi olaylar kronolojik sırayla bir bir gelişiyor.😇

Tüm ev halkı yaralanan Habil’i kurtarmak için apar topar hastaneye gidiyor. Bir kişi hariç: Mother. Çünkü ne yaşanırsa yaşansın, ne olursa olsun Mother evini asla ama asla terk etmiyor. Ve üstü başı kan içinde yine evi / döşemeleri temizlemeye başlıyor. Fakat kardeş kanı ne kadar temizlenirse temizlensin asla zeminden çıkmıyor. Çünkü o ‘Kabil’in İşareti’ yani “Mark of Cain”. Bence burası çok güzeldi.❤️ Evde bir sürü olaylar oluyor ve filmin sonuna kadar bu kan lekesi büyüyerek ya da küçülerek varlığını kaybetmiyor. İnsan oğlunun davranışlarının doğaya / eve / dünyaya verdiği zararı / tahribatı anlatan güzel bir imge! 

Habil’in cenazesi için Tanrı sadece anne ve babayı (Adem & Havva ya da Man & Woman) değil, isteyen herkesi -Mother’a sormadan, fikrini bile almadan- evlerine davet ediyor. Eve cenaze nedenli bir sürü misafirellerinde yemeklerle, içkilerle geliyorlar ve gece boyunca bu popülasyon çoğalmaya devam ediyor. Yani insan ırkı çoğalarak eve girmeye başlıyor ve son derece terbiyesiz, laubali bir şekilde evin her metrekaresiniele geçiriyorlar. Yetmez, Him ve Mother’ın yatak odasına dahi giriyorlar ve defalarca uyarılmalarına rağmen her odaya saygısızca, bencilce yayılmaya başlıyorlar. 

Peki bu arada Tanrı (Him) ne ile meşgul? Gelenlerin hayran hayran bakışları ve davranışları altında onlara söylemler vermekle.. Tabir yerindeyse, evini istila eden insanlığa sadece kendi egosu nedenli asla sesini çıkartmıyor ve Mother’ın yardım çığlıklarını yok sayıyor. Bu aşamada, kendi yorumumu paylaşmadan geçemeyeceğim: İnsanların hoyrat ve rahatsız edici pişkinliğinin nedeni, bizzat Tanrı’nın izni, müsamahası, kendisi. Başka bir deyişle, Tanrı’ ya olan hayranlığınızı dilediğiniz kadar abartarak gösterirseniz, istediğiniz her şeyi ama her şeyi yapabilirsiniz. Yetmez, ona dua edip, sevip, hayranlığınızı her fırsatta belirttiğiniz (egosunu tatmin ettiğiniz sürece) sizi daima ve süresiz olarak bağışlayacaktır!

Dönelim filme🤓 Gelenlerin yarısı evi tarumar edip, diğer yarısı da Tanrı’nın etrafında onu hayranlıkla dinlerken; Mother hala evi temizlemeye, gelenleri uyarmaya, evi / düzeni gayretle bir arada tutmaya çalışıyor. Bu arada kimse Mother’ı umursamıyor, rica ettiği hiçbir şeyi dikkate almıyor ve tam tersi evi istedikleri gibi kullanmaya / dağıtmaya / izin almadan yayılmaya devam ediyorlar. Bu sırada, Mother’ın misafirleri defalarca uyardığı ve ısrarla oturmamaları rica ettiği muftak lavabosu insanlar tarafından kırılıyor ve bir anda su borusu patlıyor! Çok tazyikli bir su kütlesi bütün evi hızla ıslatmaya başlıyor. İnsanlar, ev, mutfak, parkeler; her yer ama her yer tazyikli su! Yanii Nuh Tufanı! 🌊 Evi su içinde kalan Mother artık bu noktada çıldırıyor ve ilk kez avazı çıktığı kadar bağırarak, tüm misafirleri, gelen herkesi ama istisnasız herkesi evinden kovuyor! 

Din kitaplarında büyük tufandan sonra dünyada Nuh’un gemisindekilerden başka yaşayan kalmadığını biliyoruz. Tam olarak bununla paralel, evde Him ve Mother (Tanrı ve Anne) uzun zaman sonra ilk kez baş başa kalıyor. Ve büyük bir tartışma başlıyor aralarında. Bu esnada, Mother hamilelik ile ilgili onu üzen, üremek ile ilgili hep içinde kalan şeyi söylüyor ve büyük bir şehvetle Tanrı ile birlikte oluyorlar. Bu ateşli tartışmanın / sevişmenin ardından, Mother hamile kalıyor. Yani İsa yolda 😉 Ve bu hamilelik ile paralel, sadece Mother ve Him’in olduğu bu evde hayat, her şey, nefes yeniden başlıyor. Hem evin aurası hem de dışarıdaki çorak doğa yeniden yeşeriyor. 

Hamilelik haberi ile yıllardır tek kelime yazamayan Him’e bir anda ilham geliyor ve büyük bir heves ve gayretle gece gündüz, yemeden içmeden, hiç durmadan yazmaya başlıyor. Bebeğin doğumuna yakın eserini (yani İncil) bitiren Tanrı, bunu Mother’a okutuyor. Mother bu şiir kitabını göz yaşları ile tamamlıyor, hayran kalmış, büyülenmiş.. Zaten garibim öyle aşık ki Tanrı’ya / Him’e. (Kim değil ki?)

Fakat Tanrı’ya sadece Mother’ın hayranlığı, beğenmesi, aşkı tabii ki yetersiz! Herkes sevmeli onu, herkes etkilenmeli! Ve Tanrı büyük bir heyecan ve mutlulukla eserini (Kutsal Kitap) yayma peşine düşüyor. Yayınevi ile görüşüyor ve yeni şiir kitabını daha çok bastırmaya, başkalarına da okutmaya çabalıyor. Yayınevi neyi simgeliyor? Tabii ki Cebrail! 

Yeni ve çok satan(!) eserin başarısını kutlamak için karnı burnunda bir şekilde Him’e hazırlık yapan, giyinen, makyaj yapan, süslenen, ona çeşit çeşit yemekler hazırlayan Mother’ın huzuru bir anda yayınevi sahibinin çat kapı eve gelip, Tanrı’yı ve ilham kaynağı Mother’ı tebrik etmesi ile kaçmaya başlıyor. Çünkü yayınevi sahibinin ardından, bir anda eve şairin hayranları / kitabı okuyanlar hayranlıkla, O’nunla konuşmak / tanışmak için akın akın gelmeye başlıyorlar.

Bu seferde Tanrı’nın hayranları evi hızla doldurmaya başlıyor. Tanrı, hayranlarının ilgisinden mest olmuş bir şekilde kucaklıyor onları. Kendi egosundan sarhoş olmuş Tanrı, sadece hayranları ile ilgilenirken, evi dolduran insanoğlu neredeyse evi yağmalamaya başlıyor! Her yere zarar vermeye, çalmaya, birbirine saldırmaya, öldürmeye başlayan insanları Mother doğuma saatler kalmasına rağmen canla başla durdurmaya çalışıyor. Göz yaşları içinde yağmalayanları sakinleştirmeye, evini / eşyalarını korumaya çalışsa da bir türlü baş edemiyor bu gözü dünmüş sayısız insanoğlu ile. Sonrasında da ortalık bir anda tabiri yerindeyse bir savaş alanına dönüyor zaten. Bu kısmı hayranlık dolu izledim açıkçası. Birkaç dakika boyunca insanoğlunun utanç kaynaklarını, günahlarını izlemeye başlıyoruz ekranda: savaş, hırsızlık, zina, ırkçılık, cinayet, vb. Sanki hızlandırılmış bir dünya tarihi gözümüze sokuluyor, insanlığın nasıl pis bir mahluk olduğu anlatılıyor kısacık bir zaman diliminde. Mother tüm bu hengamenin içinde yüzü gözü kan, üstü başı yırtık, saçı başı darmadağınık olmuş haldeyken sancısı başlıyor. İsa doğmak üzere! 

Tanrı, Mother’ı o hengamede buluyor ve kristalin kırılmasından sonra tahtalarla kapattığı odanın (artık cennetin) kapısını bebeğinin doğması için hızla açıyor. Zira bütün bu kaosun yaşandığı evde tek sakin yer bu oda. Tanrı tarafından kilitlenen bu kapının tekrar Tanrı tarafından açılması ise İncil’de geçen İsa’nın / Mesih’in doğumunun bir mucizeden ibaret olduğunu sembolize ediyor bence. 

Mother mahvolmuş bir halde olmasına rağmen, bu odada hiç kimseden yardım almadan tek başına İsa’yı doğuruyor. Yavrusunu kucağına alan Mother mutluluk içindeyken, Tanrı ısrarla erkek evladını hayranlarına göstermenin derdinde. Daha fazla hayranlık, daha fazla ego! Mother doğurduğu yerden bile kıpırdamadan, Him’in bütün zorlamalarına rağmen, evladını kocasından korumaya çalışıyor. Him ne yaparsa yapsın, canı pahasına bebeğini sahipleniyor / babasından koruyor. Fakat anlık bir uykuya daldığında Tanrı oğlunu kaptığı gibi dışarı çıkıyor ve dışarda sessizce, sinsice bekleyen kalabalığa / insanoğluna bebeğini gösteriyor. Bebek büyük bir huşu içinde insanoğlunun elleri üzerinde ilerlerken, Him’in yüzünde kalabalığa karşı büyük bir hayranlık / gurur var. 

İşte bu dakikadan sonrası felaket. Dediğim gibi ben durdurdum, bir nefes aldım, şu içtim sonra devam edebildim. Çünkü insanoğluna verilen bu savunmasız bebeğin katledilişini, yani İsa’yı çarmıha germesini izliyoruz. İnsan ırkının ne kadar canileşebileceğini ne kadar kötü ruhlu olabileceğini kanlar içinde görüyoruz.

Oğlunun kucağında olmadığı fark eden anne panik halinde insanların arasına karışıp, o itiş kakışta evladını arıyor. Ve tek oğlunun babası tarafından kendisinden alındığını ve insanlar tarafından katledildiğine şahit olan Mother her çocuğunu kaybetmiş anne gibi çıldırıyor! Ama o normal bir anne değil, o Doğa Ana.. Ve artık biz zavallı ölümlüler / izleyiciler Mother’ın sonsuz hiddetini seyretmeye başlıyoruz. Evdeki herkesi / evreni / insanları / kendine ve evladına bunu yapanları cezalandırmak için evin altındaki petrol dolu depoya koşuyor Mother. Ve tüm evi, içindekileri, insanları, eşyaları, yıllardır emek emek yaptığı her şeyi gözünü bile kırpmadan, tek bir çakmakla, havaya uçuyor! Petrol topraktan çıktığı için bence bu sahne doğanın hükmünü ve gücünü simgeliyor. 

Her şey; evren, ev, insanlar, dünya, istisnasız her şey yok oluyor. Her şey ama her şey kül oluyor bir anda, çığlıkları bile duyulmuyor insanoğlunun. Yani kıyamet kopuyor!

Bütün bunlar olurken Tanrı hâlâ merhamet duygusu dolu. Evladı katledilmiş ama Tanrı hala hayranlarını affetme, onları anlama derdinde. Ve tüm bu yıkım sonrası, yine ve yine bir tek Tanrı sağ kalıyor! (Ah adalet!) Garibim Mother (Doğa Ana)’da kendi hiddetinden etkilenmiş, vücudunun her yeri yanık. Hem duygusal hem fiziksel olarak paramparça, bitmiş halde.. Tanrı yanan annenin / Doğa Ana’nın kalbini, sevgisini kendi elleri ile söküp alıyor ve yeni bir kristal ile (hatırlayınız, her şey bir kristal ile başladı) evreni baştan yaratıyor. Film en başa dönüyor ve başka yüzlü bir kadın / Mother yüzüne güneş vurduğu için uyanıyor. Yani dünya reenkarne oluyor. 

İzlediklerime dair anlatabileceğim hala öyle çok şey var ki! Ama özetle hep şunu düşündüm: Bütün kötülükler bizzat Tanrı’nın tapılma ihtivacının sonucudur. Tanrı, bu zaafını tatmin etmek için hep affedicidir. Özünde kendine ait olan evini, sadece onu güzelleştirmek için çabalayan karısını ve ve bir tanecik erkek evladını bu ego uğruna feda etmekten çekinmemiştir. 

Tanrı’nın ‘O’ olmaktan ne denli keyif aldığını gösterdi bu film bana. Hatta hiç bakmadığım bir yerden baktırdı.. Kendi istekleri uğruna, evini (dünya), ailesini hiçe saymasını an ve an izlemek kalbimi sıkıştırdı. Asıl konu ise tüm bu yok oluş yaşanırken yüzündeki o muhteşem güzellikteki gülümsemesi, huzur dolu bakışlarıydı bence.. 

Dürüst olmam gerekirse; filmi, her bir sahnesini, altında yatan zekâ dolu kurguyu çok beğendim. Bütün dinlerdeki kurallar ve peygamberler farklı olmasına rağmen neden Tanrı’nın hep tek ve aynı olduğu sorusunun cevabını bu filmde buldum kendimce. İnançlarını film yap deselerdi, herhalde bu filmi çekerdim. 

Bütün filmi ve metaforlarının hatırladıktan sonra, bu zevk ile arkanıza yaslanıp, bir de bu gözle fragmanı izlemek isterseniz; buyurunuz☺️

“Tanrı “kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalim” dedi, “denizdeki baliklara, gökteki kuslara, evil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
Tanrı insani kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yaratti. onlari erkek ve disi olarak varatti.”

Tekvin 1:26-27

“Tanrı “ben ben’im” dedi. “İsraillilere de ki ‘beni size ben Ben’im diyen gönderdi.'”

Mısır’dan çıkış 3:14

Mayıs,2022

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial